Boş arama ile 841 sonuç bulundu
- Ardahan'da anaokulu öğrencilerine hayvancılık ve tarım sahada öğretiliyor
Ardahan'da anaokulu öğrencileri için başlatılan "Minik Çiftçi Akademisi" projesi ile çocuklar tarım, hayvancılık ve su ürünleri gibi alanlarda işletmelerde eğitimle geleceğe hazırlanıyor. İl Tarım ve Orman Müdürlüğünce başlatılan proje kapsamında Şehit Caner Çelik Anaokulu'nda eğitim gören çocuklar, merkeze bağlı Edegül köyündeki bir işletmeye götürüldü. Aile ve öğretmenleri eşliğinde köydeki işletmeye gelen çocuklar, kendilerine ot balyalardan yapılan oturaklara oturdu, hayvanların olduğu ortamda ders gördü, hayvancılıkla alakalı deneyim edindi. Veteriner hekimlerce, projeksiyon kullanılarak çocuklara görsel olarak da bilgi verildi. Çocuklar ayrıca yeni doğmuş buzağıları görme şansı buldu, tarımda kullanılan aletler hakkında da üreticilerce bilgilendirildi. İşletmedeki eğitimin ardından öğrencilere sertifika verildiği projenin il geneline yayılması hedefleniyor. Akademi il genelinde anaokulu düzeyindeki çocukları eğitmeye devam edecek. İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Koordinasyon ve Tarım Veriler Şube Müdürü Akın Saraçoğlu, kentte ilk kez "Minik Çiftçi Akademisi" projesini başlattıklarını söyledi. Projeyle miniklerin hayvancılık ve tarım konularında bilgilendirmeyi amaçladıklarını anlatan Saraçoğlu, şunları kaydetti: "İl genelinde yürüttüğümüz Minik Çiftçi Akademisi, Edegül'deki işletme ziyareti ile gerçekleşti. İşletmedeki ineklerimiz ve buzağılarımızla ilgili temel faaliyetlerle ilgili bilgilendirme yaptık. Ayrıca veteriner hekimler olarak hayvanların tedavi protokollerini ve çocukların veteriner hekimliği mesleği ile ilgili bilgilendirmesini amaçladık. Akademimiz il genelindeki anaokulu düzeyindeki çocuklarımıza tarım, hayvancılık ve su ürünleri ile ilgili hem bir avantaj sağlama, hem de onları destekleme adına güzel bir proje olarak devam etmektedir." Okul müdürü Alper Emrah Coşkun da böyle bir ortamda olmaktan son derece mutlu olduklarını dile getirerek, "Çocuklarımız çok keyif aldılar çünkü daha önce hayvanlarla hikayelerde ve kitaplarda karşılaştılar. İl Tarım ve Orman Müdürlüğü bizlere böyle bir deneyimi sunduğu için çok mutluyuz. Çok keyifliyiz." ifadelerini kullandı.
- Sekiz günlükken ameliyat sonrası kısmi felç geçiren Fatih, sporla engelleri aşıyor
Erzurum'da, beyninde su toplanması nedeniyle 8 günlükken geçirdiği ameliyat sonucu sol kol ve ayağında kısmi felç kalan Fatih Kaplan, ailesi ile hocalarının desteğiyle başladığı yüzme ve atletizmle hayata tutundu. Erzurum Teknik Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi'nin antrenörlük bölümünde 3. sınıf öğrencisi olan 21 yaşındaki Fatih, sıkıntılı bir doğumun ardından doktorların müdahalesiyle 8 günlükken ameliyat edildi. Operasyon sonrasında sol kol ve ayağı felçli kalan Fatih Kaplan, 1,5 yaşında başlayıp yaklaşık 17 yıl devam ettiği fizik tedaviyle iyileşme sürecine girdi. Bu sürede yüzme branşıyla tanışan ve paralimpik yüzme milli takımına kadar çıkıp uluslararası müsabakalara katılan Fatih, daha sonra antrenörlerinin yönlendirmesiyle atletizm yapmaya başladı. Bu branşta da milli forma giymeyi başaran Fatih, bir kere Avrupa Şampiyonu, 3 kere de Avrupa üçüncüsü olma başarısı gösterse de iller arası bir müsabakada ayağının iki yerinden kırılmasıyla milli formaya ara vermek zorunda kaldı. Geçirdiği rahatsızlığın dezavantajlarını sporla avantaja çeviren Fatih Kaplan, şimdi ise okuduğu üniversiteyi temsilen özel sporcu kategorisinde ÜNİLİG müsabakalarına katılıyor. Sürekli antrenman yaparak okulunu en iyi şekilde temsil etmeye çalışan özel sporcu, tekrar milli formayı giyeceği günü iple çekiyor. "Yüzme benim için dönüm noktası oldu" Özel sporcu Fatih Kaplan, anne karnında yaşanan sıkıntı nedeniyle beyninde su toplandığını ve bu yüzden ameliyat olduğunu söyledi. Küçük yaşta rehabilitasyona başlamak zorunda kaldığını belirten Fatih, "1,5 yaşından başlayıp yaklaşık 17 seneye yakın fizik tedavi aldım. 6 yaşındayken yüzme ile tanıştım ve yüzme benim için dönüm noktası oldu diyebilirim. Kendimi geliştirdim ve müsabakalara katılıp paralimpik yüzmede ülkemi temsil etmeye başladım. İki kere giydiğim milli formayla iki kez ikincilik elde ettim." dedi. Fatih Kaplan, daha sonra atletizmle yönlendirildiğini ifade ederek, "2016 yılında hocalarımın yönlendirmesiyle paralimpik atletizm ile tanıştım. Fiziksel yapımın daha uygun olduğunu ve kendimi daha çok geliştirebileceğim için bu branşa yöneldim. Müsabakalara çıkıp kendimi geliştirerek milli takıma kadar yükseldim. Üç farklı kulvarda yarıştım. 2023 yılında iller arası müsabakada ayak bileğimi iki yerden kırdım, ondan dolayı sahalardan uzak kaldım. Aynı yıl içinde özel sporcu olarak üniversiteyi kazandım. Bu kontenjandan girdiğim için hocalarımın da ilgisi var. ÜNİLİG'de yarışmamı istediler. Şu an sıkı şekilde antrenmanlara devam ediyorum ve milli takım düzeyine gelme çabasındayım. Milli formaya hızlı şekilde kavuşmak ve ülkemi tekrar temsil etmek istiyorum." diye konuştu. "Daha çok başarılar elde etmek istiyorum" Sporun kendisine farklı bir hayat kattığını dile getiren Fatih Kaplan, şunları kaydetti: "Ameliyat ister istemez gözde, sol kol ve sol ayakta hasar bıraktı. Görmemde sorun, kolda ister istemez çekme oluyordu. Sporla tanışmasaydım belki farklı bir şekilde yol izleyecektim. Belki üniversite okuma şansım olmayacak, içine kapanık insan olacaktım ama ben bunu tercih etmedim. Kendimi geliştirmeyi, ileriye taşımayı tercih ettim. Altı yaşında sol ayak ve kolda hareket kısıtlılığı olduğu için fizyoterapistlerin tavsiyesi ile yüzmeyle tanışmıştım. Sol kolum kullanılamaz haldeyken kaslarım güçlendi ve daha çok kullanmaya başladım. Sonra kısmi felç durumu yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Milli takıma kadar yükseldim. Ardından atletizme yönlendirdiler ve burada da 3 kez milli formayı giydim. Avrupa Şampiyonası'nda bir kere altın 2 kere de Avrupa üçüncüsü oldum. Şimdi kendimi daha çok geliştirip tekrar milli formayı giyerek daha çok başarılar elde etmek istiyorum."
- Şırnaklı kadın arıcılık sayesinde 5 çocuğunu üniversitede okuttu
Şırnak'ın Uludere ilçesinde bal üreticisi 61 yaşındaki Suret Kara, arıcılık yaparak 7 çocuğundan 5'inin üniversitede okumasını sağladı. Hilal beldesinde yaşayan 2'si kız 7 çocuk annesi Kara, 1986 yılında arıcılık yapmaya başladı. Hem evi ve çocuklarıyla ilgilenen hem de arılarına özenle bakan Kara, 2002 yılında eşini kaybetti. Kara, çocuklarını okutabilmek için büyük bir özveriyle arıcılığı sürdürdü. Kış aylarında evinin önündeki kovanlarda arıların bakımını yapan Kara, yaz aylarında da kovanlarını Faraşin Yaylası'na gönderiyor. Kara, eylül ve ekim aylarında hasadını yaptığı balın satışından elde ettiği gelirle geçimini sağlıyor. Evlatlarının eğitimine büyük önem veren Kara'nın çabaları sayesinde 7 çocuğundan 5'i üniversitede okudu. Kara'nın çocuklarından Ferhat, Bitlis Eren Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik, Agit, Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik Elektronik Mühendisliği, Feridun, Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji, Halil, KKTC Lefke Avrupa Üniversitesi Hemşirelik bölümlerinden, kızı Medya ise Erzurum Atatürk Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun oldu. Şu an 90 kovanı olan ve zaman zaman devlet desteğinden de faydalanan Kara, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 39 yıldır arıcılık yaptığını, elde ettiği gelirle 5 çocuğunu üniversitede okuttuğunu söyledi. Eşini 23 yıl önce kaybettiğinde en büyük çocuğunun 13, en küçüğünün de 10 aylık olduğunu ifade eden Kara, şöyle devam etti: "Üniversiteyi okuyan çocuklarımdan biri İsviçre, 2'si ABD, biri İstanbul'da yaşıyor. Bir kızım evli ve Cizre ilçesinde eczacılık yapıyor. Arıcılık mesleğini severek yapıyorum. Artık onlara o kadar alıştım ki evde duramıyorum hep onların içindeyim. Kovanlara bakıyorum. Havalar soğudu artık onların örtülerini kontrol ediyorum. Arıcılık güzel bir meslek, alışan artık bırakamıyor. Daha önce 160 kovanım vardı ancak bakması zor olduğu için azalttım. Tek başına zor oluyor. Çocuklarımı bu arılar sayesinde okuttum." Ürettiği balın yörede bilindiğini, birçok müşterisinin bulunduğunu anlatan Kara, sipariş üzerine Irak'a bile bal gönderdiğini belirtti. Kara, bu yıl yetersiz yağış nedeniyle bal üretiminin daha az olduğunu söyledi. "Yıllık 100 tonun üzerinde bal üretimimiz var" Uludere Tarım ve Orman İlçe Müdürü Cemal Benek de ilçenin dağlık olması ve bitki çeşitliliği ile arıcılık için uygun olduğunu kaydetti. İlçede yaklaşık 250 aktif arıcı bulunduğunu anlatan Benek, "Yıllık 100 tonun üzerinde bal üretimimiz var. Arıcılık 250 ailenin geçim kaynağı. Yaz aylarında gezgin arıcılık mevcut. Kışlak olarak arıcılarımız ilçe ve beldelerimizde arılarını muhafaza ediyor, yaz aylarında ise Faraşin Yaylası'nda arıcılık yapıyorlar." dedi. Suret Kara'nın 250 arıcı arasında bulunan tek kadın olduğunu dile getiren Benek, bundan dolayı kendisiyle özel olarak ilgilendiklerini kaydetti. Benek, arı hastalıkları ve destekleme konularında Tarım ve Orman Bakanlığının destekleme programlarına ilişkin kendisine gereken desteği sağladıklarını belirtti. Kara'nın arıcılık yaparak geçimini sağladığını ve 7 çocuğunu yetiştiren önder üreticilerden biri olduğunu anlatan Benek, Kara'nın arıcılığı çok iyi bildiğini ifade etti. Benek, vatandaşları arıcılığa yönlendirmek için çalışmalar yürüttüklerini dile getirerek, "2023 yılında Uludere Arıcılığı Geliştirme Projesi kapsamında 55 arıcımıza 1100 arılı kovan dağıtımı yapıldı. 2024 yılında ise proje kapsamında 94 üreticiye 640 arılı kovan dağıtımı gerçekleştirildi ayrıca üreticilerimize kovan başı destek sağlanıyor. Bu çalışmalarla bölgedeki vatandaşlarımızı arıcılığa teşvik etmeye çalışıyoruz." diye konuştu. "İlk yılda çok tatlı bir sürüye sahip oldum. Hemen ardından süt üretimine başladık. Hedefim, inşallah hayvanlarımı sağlıklı çoğaltıp huzurlu şekilde büyütebilmek. Hayvan sağlıklı olursa eti de sütü de kaliteli olur. Çok şükür bu konuda şanslıyım çünkü veteriner hekimim. Üretime tecrübesiz, bilgisiz şekilde başlamadım ama tabii ki her gün yeni bir şey öğreniyorum. Öğrendikçe de daha çok keyif alıyorum." Vefat eden babasının sürüsü de ona emanet Babasının şubat ayında vefat etmesi nedeniyle ondan kalan 200 koyunun da bakımını üstlendiğini dile getiren Karaçor, "Özel sektörde çalışırken de babama yardımcı oluyordum. Birlikte yönetim kısmındaydık ama şimdi sistemi tamamen ben devraldım. Burayı gitgide onun hayallerine doğru ulaştıracağız." dedi. Karaçor, markalaşma yönünde de çalışmalar yapacağını ifade ederek, "Hayvan sayısının çoğalmasıyla süt ve peynir üretiminin de artmasını hedefliyoruz. Bunun için de çalışıyorum. Daha kaliteli hayvan ve süt için her gün araştırmalar yapıyorum." diye konuştu.
- Devlet desteğiyle besiciliğe başlayan veteriner, babasının emanetine de sahip çıkıyor
Adana'da, devlet desteğiyle başladığı besicilikte küçükbaş hayvan sayısını 47'den 100'e yükseltip süt üretim tesisi kuran veteriner, vefat eden babasından kalan 200 koyunun da bakımını üstlendi. Veteriner Bilgenur Karaçor, Ceyhan ilçesi Altıkara Mahallesi'nde küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan babasının yönlendirmesiyle girdiği Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nden 2018'de mezun oldu. Meslekte tecrübe kazanmak için veteriner klinikleri ve çiftliklerde çalışan 30 yaşındaki Karaçor, 2020-2023'te aynı üniversitenin Gıda Hijyeni ve Teknolojisi Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Karaçor, babasının et satışı için yaptığı hayvancılığa süt üretimini de eklemek için 2 yıl önce Tarım ve Orman Bakanlığın "Kırsal Kalkınmada Uzman Eller Projesi"ne başvurdu. Müracaatının aynı yıl kabul edilmesinin ardından verilen hibeyle Saanen türü 45 gebe keçi ve 2 teke alan Karaçor, besiciliğe adım attı. Sürüsünü 65'i gebe 100 küçükbaşa çıkaran Karaçor, kendi imkanlarıyla kurduğu tesiste peynir üretimine başladı. "Her gün yeni bir şey öğreniyorum" Bilgenur Karaçor, geçen yıl sağım sezonunda 500 kilogram peynir elde ettiğini söyledi. Hayvanlarının sağlık takibini ve bakımını yaptığını dile getiren Karaçor, yazın meraya bıraktığı hayvanların kışın da taze ot yiyebilmesi için ailesine ait araziye yem bitkisi ektiğini belirtti. Karaçor, besiciliğe başladığı dönemde İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün kendisine çok yardımcı olduğunu ifade ederek şöyle konuştu: "İlk yılda çok tatlı bir sürüye sahip oldum. Hemen ardından süt üretimine başladık. Hedefim, inşallah hayvanlarımı sağlıklı çoğaltıp huzurlu şekilde büyütebilmek. Hayvan sağlıklı olursa eti de sütü de kaliteli olur. Çok şükür bu konuda şanslıyım çünkü veteriner hekimim. Üretime tecrübesiz, bilgisiz şekilde başlamadım ama tabii ki her gün yeni bir şey öğreniyorum. Öğrendikçe de daha çok keyif alıyorum." Vefat eden babasının sürüsü de ona emanet Babasının şubat ayında vefat etmesi nedeniyle ondan kalan 200 koyunun da bakımını üstlendiğini dile getiren Karaçor, "Özel sektörde çalışırken de babama yardımcı oluyordum. Birlikte yönetim kısmındaydık ama şimdi sistemi tamamen ben devraldım. Burayı gitgide onun hayallerine doğru ulaştıracağız." dedi. Karaçor, markalaşma yönünde de çalışmalar yapacağını ifade ederek, "Hayvan sayısının çoğalmasıyla süt ve peynir üretiminin de artmasını hedefliyoruz. Bunun için de çalışıyorum. Daha kaliteli hayvan ve süt için her gün araştırmalar yapıyorum." diye konuştu.
- Kadın girişimci TKDK desteğiyle kurduğu atölyede istihdam sağlıyor
Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu'nun (TKDK) hibe desteğinden yararlanan kadın girişimci Ezgi Duman İmamoğlu, kurduğu atölyede fındığı işleyip pazarlıyor. Kentte bir firmada muhasebeci olarak çalışan 34 yaşındaki İmamoğlu, ziraat mühendisi eşinin de etkisiyle fındık işleme tesisi kurmaya karar verdi. TKDK'ya başvuran İmamoğlu, 2022 yılında yüzde 50 hibe desteğiyle kent merkezinde fındık işleme atölyesi kurdu. Aynı zamanda 3 kişiye de istihdam sağlayan İmamoğlu, zamanla atölyesinde yıllık 100 bin tona kadar fındık işleme kapasitesine ulaştı. Kendi markası ile ürünlerini pazarlayan İmamoğlu, şartlarının uyum sağlaması üzerine TKDK'nin hibe desteğinden yararlandığını söyledi. İşini yapmaktan mutluluk duyduğunu belirten İmamoğlu, "Tesisimizde kadın istihdamını artırmak, yerel üreticinin fındığını temin edip işleyerek bölge ekonomisine katkı sağlamak beni daha çok memnun etti." dedi. İş yerindeki istihdam sayısının fındık hasat sezonu sonrasında 10 kişiye kadar çıktığını aktaran İmamoğlu, özellikle kadınları iş hayatına dahil etmeye çalıştığını vurguladı. "Bu iş bana da sürpriz oldu ama uyum sağladım" Ezgi Duman İmamoğlu, sektörde iş yeri sahibi olmayı daha önce hiç düşünmediğini ifade ederek, "Sonuçta Giresunluyuz, Giresun'da doğup büyüdük. Fındığın içerisindeyiz. Eşim de 12 yıllık ziraat mühendisi, ondan dolayı da fındığa aşinaydım. Bu iş bana da sürpriz oldu ama uyum sağladım. Şu anlık her şey çok iyi gidiyor." diye konuştu. TKDK desteğiyle daha modern ve standartlara uygun bir tesis kurabildiğinin altını çizen İmamoğlu, maddi olarak da yüzde 50 hibe desteğinin önemli avantaj sağladığını vurguladı. İmamoğlu, çiftçilerden aldıkları fındıkları işlenmiş ve markalı bir ürün haline getirmek için çalıştıklarını belirterek, "Kavrulmuş, naturel, fındık ezmesi, krokan gibi ürünler elde ediyorum. Bunları patentini aldığım marka ile satışa sunuyorum. Hedefimiz öncelikle iç pazarda tutunup daha sonra yurt dışı pazarlarda yer alabilmek." ifadesini kullandı. 10 yılda 73 milyon lira hibe sağlandı Öte yandan, TKDK Giresun İl Koordinatörlüğünce yaklaşık 10 yılda il genelinde fındığın işlenmesine yönelik 19 işletmeye 73 milyon lira tutarında hibe desteğinde bulunulduğu öğrenildi. Desteklerden yararlanarak faaliyetlerini sürdüren işletmeler fındığı kırdıktan sonra kavurarak ya da ezme gibi farklı ürünler imal ederek pazarlıyor.
- Üniversite öğrencileri Osmanlı yemeklerini "yenilebilir parfümlerle" pazarlamak istiyor
Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (GİBTÜ) Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü öğrencileri, geleneksel Osmanlı yemeklerine özel geliştirdikleri "yenilebilir parfümlerle" hem damakta hem de hafızada iz bırakmayı hedefliyor. Osmanlı mutfak kültüründe yer alan şerbet, hoşaf, sakızlı macunlar, çiçek suları ve baharat karışımlarından ilham alan öğrenciler, doğal içeriklerden oluşan 6 farklı yenilebilir parfüm üretti. Bitkisel ve aromatik özlerle formüle edilen parfümler, yemeğin son servisinde çok az miktarda sıkılarak kullanılıyor. Öğrenciler, ürün çeşitliliğini artırarak parfümleri ticari hale getirmeyi amaçlıyor. Parfümler kimyasal madde içermiyor GİBTÜ Rektörü Prof. Dr. Şehmus Demir, projenin gastronomide koku ve tat uyumuna dikkat çektiğini belirtti. Parfümleri satışa hazır hale getirmeyi hedeflediklerini ifade eden Demir, "Üretilen parfümler tamamen doğal malzemelerden oluşuyor. Kimyasal madde içermeyen bu ürünler gönül rahatlığıyla tüketilebilir." dedi. Ata yadigarı tekniklerle üretiliyor GİBTÜ Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erol Taşkın ise projenin temel amacının geleneksel yemeklerdeki koku hafızasını canlandırmak olduğunu söyledi. Yemeklerin aromatik profillerini belirledikten sonra denemelere başladıklarını anlatan Taşkın, "Bu parfümler kozmetik ürünler değil. Alkolsüz, tamamen ata yadigarı tekniklerle üretilmiş, yenilebilir ve helal ilkelere uygun ürünlerdir." diye konuştu. Parfümleri her bir yemek türü için ayrı ayrı tasarladıklarını belirten Taşkın, projeyi ilerleyen süreçte ticarileştirmek istediklerini ifade etti. Taşkın, parfümlerin Osmanlı döneminde kullanılan macun, çiçek ve baharat karışımlarıyla elde edilerek kullanılabilir hale getirildiğini söyledi. İnsanların unutamadığı ilk kavramın koku olduğunu vurgulayan Taşkın, şöyle devam etti: "Bir bebek bile annesini kokusundan tanır. Buradan hareketle unutulmaya yüz tutan yemek tariflerinin kokularını insanlara pazarlayarak eski tariflerimizi piyasaya çıkarmak istedik. Toplumla paylaşmak ve insanları bu alana yönlendirmek için bu çalışmayı yaptık. Koku, insanlar için çok değerli bir kavramdır." Yemeklere göre parfüm kullanımı Taşkın, kırmızı etlerde karanfil ve kozalak şurubu içeren "Şah-ı Karanfil", uzun süre pişirilen etlerde nane ve narenciyeli "Ruh-i Hünkari", tavuk ve balık yemeklerinde ise gül ve kızılcık aromalı "Nareng-i Esrar"ın tercih edildiğini söyledi. Sebze yemekleri ve çorbalarda çiçeksi ve bitkisel aromalar öne çıkarken, sütlü tatlı ve salatalarda "Menekşe-i Hümayun"un kullanıldığı anlatan Taşkın, meyve tatlılarında ise "Gül-i Kızılcık" ile "Hümayun Karadut-i Nareng-i"nin daha yoğun meyvemsi ve baharatlı bir aroma sağladığının bilgisini verdi. Öğrencilerden Burak Can Özdemir ise projede yer almaktan mutlu olduğunu ifade ederek, "Osmanlı dönemine ait yemekleri modern gastronomi anlayışıyla sunmayı ve bu kültürü yenilebilir parfümlerle yaşatmayı amaçlıyoruz." diye konuştu. Hayrunisa Biltekin, Osmanlı ve modern mutfağı aynı tabakta bir araya getirmeyi hedeflediklerini kaydetti.
- Manisalı çan ustası 65 yıldır atölyesinde üretim yapıyor
Manisa'nın Demirci ilçesinde mesleğe çocukken babasının yanında başlayan 76 yaşındaki çan ustası Mustafa Sabancı, atölyesinde 65 yıldır geleneksel yöntemlerle üretim yapıyor. Demirci'nin simge zanaatları arasında bulunan çan yapımı, ustalar tarafından kültürel miras olarak korunmaya devam ediyor. Babası Mahmut Sabancı'nın yanında 1960 yılında mesleğe başlayan Mustafa Sabancı da yaklaşık 65 yıldır atölyesinde çan üretiyor. Üç yıl önce kaybettiği babasıyla bir zamanlar aynı atölyede ter döken Mustafa Sabancı, şimdi mesleğe kazandırdığı oğlu Mahmut Sabancı ile mütevazi iş yerlerinde saca şekil veriyor. "Büyük emek ve sabır gerektiriyor" Mustafa Sabancı, küçük yaşlarda adım attığı atölyede, şimdi oğluyla aynı tezgahı paylaştığını söyledi. Çan yapımında geleneksel yöntemlerden vazgeçmediklerini ifade eden Sabancı, "Çan, büyük emek ve sabır gerektiriyor. Her çan, ısıtma, dövme, şekillendirme ve ses ayarı gibi birçok ince aşamadan geçiyor. El işçiliğini hiçbir aşamada bırakmıyoruz." dedi. Hayvancılığın yoğun olduğu bölgelerde Demirci çanlarının talep gördüğünü belirten Sabancı, ürünlerin Türkiye'nin birçok kentinin yanı sıra Yunanistan ve Bulgaristan'a ulaştığını dile getirdi. Mesleğe ilginin giderek azaldığını anlatan Sabancı, şöyle konuştu: "Çancılığın tükenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'nin birkaç ilinde çan yapılıyor ancak bizim kullandığımız yöntemler her yerde uygulanamıyor. Biz hazırladığımız çamurun içine sarı pirinç atarız. Ocakta çanın tavını verdikten sonra yaklaşık 400 dereceyi bulan kömürün içinden çıkarırız. Rengini alması için suya batırılır, altın sarısı olur. Soğuduktan sonra ses ayarı yapılır, dili takılır ve çan hazır hale gelir. Tüm bunları da örs ve çekiçle yaparız ki bu aletler bizim için altın değerindedir." Üçüncü kuşak çan ustası Mahmut Sabancı da dede mesleğini devam ettirdiği için mutlu olduğunu söyledi. Çan yapımının teferruatlı olduğunu belirten Sabancı, "Çan üretimi birçok aşamadan oluşuyor. Önce sac kesiliyor ve şekillendiriliyor. Birleştirme işlemlerinden sonra ocak süreci başlıyor. Ses ayarı tamamlandıktan sonra çanı müşteriye teslim ediyoruz." dedi.
- Bilecik'te atıklar çocukların elinde sanat eserine dönüşüyor
Bilecik'te ilk ve ortaokul öğrencileri, Kent Konseyi Çocuk Atölyesi'nde "Atık değil sanat" projesiyle cam şişe gibi atık malzemelerle dekoratif ürünler yapıyor. Çocukların el becerilerinin geliştirilmesi ve çevre bilinci kazanmalarına katkı sağlamak amacıyla düzenlenen program kapsamında öğrencilere eğitmen Vildan Poyraz Coşkun tarafından eğitim veriliyor. Öğrenciler, atık şişe, karton, sehpa, dolap gibi eşyaları boyayıp kaplayarak yaptıkları eserleri arkadaşlarının doğum günlerinde hediye olarak veriyor. Vildan Poyraz Coşkun, gazetecilere etkinliğin temel amacının çocuklara geri dönüşümü sevdirmek olduğunu söyledi. Geri dönüşüm kültürünün yaygınlaştırılması amacıyla atölyede çeşitli çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Coşkun, şöyle konuştu: "Aslında çok basit şeyler yapıyoruz ama geri dönüşüm fikrini çocuklara aşılamak adına bunu onların çok hoşuna gidebileceği bir etkinliğe dönüştürdük. Maden suyu şişeleri, kağıtlar, plastikler gibi maddeler geri dönüşümde hayatını sürdüren ürünlerdir. Biz de özellikle cam şişeleri küçük sanatsal dokunuşlarla daha görünür, daha güzel hale getirerek, çocukların hayatına yeniden dahil ediyoruz. Çocukların, atıkların sanat eserine dönüşümünü gördüklerinde hayal dünyaları genişliyor. Buradaki amacımız sadece boyama yapmak değil. Çocuklarda 'Evdeki bir şeyi neye dönüştürebilirim?' fikrinin oluşması. Onların hayalleri uçsuz bucaksız. Biz sadece o hayallere kapı aralıyoruz." "Aileme ve arkadaşlarıma hediye ediyorum" Edebali Ortaokulu 5. sınıf öğrencisi Kardelen Kayacık ise cam şişe ve boş tenekeleri boyayıp geri dönüşüme kazandırdıklarını anlatarak, "Atılacak eşyaları değerlendirdik. Para harcamadan, el emeğiyle yaptığım ürünleri evimde sergiliyor, aileme ve arkadaşlarıma hediye ediyorum." diye konuştu. Atatürk İlkokulu 4. sınıf öğrencisi Melek Eylül Bulut da geri dönüşümde kullanılacak eşyaların atılmaması gerektiğini söyledi.
- "Tek elle" sarıldığı mesleğinde fotoğraf makinelerine hayat veriyor
Düzce'de yaşayan fotoğraf makinesi tamircisi Mehmet Akgün, 20 yıl önce geçirdiği kaza sonucu bir elini kaybetmesine rağmen çocukluk yıllarında çırak olarak başladığı mesleğini azim ve gayretle sürdürüyor. Mesleğe 41 yıl önce çırak olarak başlayan 56 yaşındaki Akgün, yaklaşık 20 yıl önce yüksek gerilim hattına kapılması sonucu bir elini kaybetti. Akgün, talihsiz kazanın ardından malulen emekli olmasına rağmen mesleğinden kopamadı. "Hikayelerin tanıkları" olarak tanımladığı fotoğraf makinelerine 41 yıldır hayat veren Akgün, çırak yetiştirememekten yakınıyor. "Sabır olmadan bu iş olmaz" Mehmet Akgün, mesleğini çok sevdiğini ve 41 yıldır keyifle sürdürdüğünü söyledi. Fotoğrafçılığın zor olduğu dönemlerde mesleğin içinde olduğunu anlatan Akgün, "İlk dönem filmli, ikinci dönem dijital, son dönem ise aynasız dönem. Eskiden zor şartlarda yapılan fotoğrafçılık, şimdiki dönemlerde dijitalin verdiği rahatlıkla yapılıyor." dedi. Akgün, sabır isteyen bir iş yaptığını, çırak yetiştirmekte zorlandığını dile getirerek, "Çok kez kardeşlerim, akrabalarım yanıma geldi işi öğrenmek için ama olmadı, yapmadılar. Sabır olmadan bu iş olmaz. Bir de maalesef maddiyat sorunu var. Bir makinenin tamiriyle günlerce uğraşıyorsun karşılığında belli bir miktar alıyorsun. Bu yüzden de meslekte yetişecek adam biraz zor." diye konuştu. Mesleğini 20 yıl önce kaza sonucu bir kolunu kaybetmesine rağmen yaşatmaya çalıştığını belirten Akgün, şunları kaydetti: "Kızımın kolyesi evimizin önünden geçen elektrik teline takılmıştı. Tedbir almama rağmen kolyeye almaya çalışırken yüksek gerilim hattına kapıldım. Bir yılı aşkın hastanede tedavi gördüm. Çok uğraştı doktorlar fakat elimi bilek hizasından kesmek zorunda kaldılar. Daha sonra emekli oldum fakat hayatın devamlılığı için mesleğimi sürdürmek zorundaydım. İlk zamanlar tek kolla çok zorlandım ama geliştirdiğim aparatlarla alıştım. Şimdi her türlü makineyi ne tür arızası olursa olsun tabiri caizse gözüm kapalı yaparım."
- Bu kafeyi "gülümseyen özel yüzler" ayakta tutuyor
Erzurum Büyükşehir Belediyesinin örnek projesi Gülümseyen Kafe, gülümseyen özel bireylerin emeğiyle işletiliyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen projede, down sendromlu ve otizmli bireyler, garson olarak görev alarak hem çalışma hayatına katılıyor hem de sosyalleşme imkanı buluyor. Yakutiye ilçesindeki Olimpiyat Parkı'nda yaklaşık 2 yıldır hizmet veren kafede, misafirleri güler yüzleriyle karşılayan çalışanlar elde ettikleri gelirle aile bütçelerine de katkı sağlıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Doğu Anadolu'nun ilk Korumalı İş Yeri Belgesi verilen kafenin çalışan maaşları ise İŞKUR tarafından karşılanıyor. Proje, engelli bireylerin istihdam edilebilirliğine yönelik örnek uygulamalar arasında gösteriliyor. "Diğer engelli arkadaşlarına da idol oluyorlar" Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Zafer Aynalı, kurum olarak engellilere önemli hizmetler sunduklarını söyledi. Gülümseyen Kafe'de beş engellinin istihdam edildiğini ifade eden Aynalı," Bu kardeşlerimiz hem burada sosyalleşiyor hem de beşeri ilişkilerini geliştiriyor. Gelen müşterilerle hemhal oluyorlar, burada sohbet ediyorlar, iletişim kuruyorlar. Bir de diğer engelli arkadaşlarına da idol oluyorlar. Çünkü diğer engelli kardeşleri de engellilerin bu işi yapabileceğini buradaki arkadaşlarıyla gördükleri için onlara da bir motivasyon oluyor." dedi. Kafenin Doğu Anadolu'nun ilk korumalı iş yeri olduğunu belirten Aynalı, proje kapsamında çalışanların maaşlarının İŞKUR tarafından ödendiğini, proje sonlandıktan sonra Büyükşehir Belediyesi bünyesinde çalışmaların devam edeceğini kaydetti. Çalışmayla ilgili çok olumlu tepkiler aldıklarından bahseden Aynalı, şöyle devam etti: "Her şeyden önemlisi dualar alıyoruz. Anlatmakla değil, yaşamakla daha güzel anlaşıyor. Keşke gelip her gün, her saniyelerini yaşayabilsek, onları daha güzel anlayacağız. Engelli bireylere yönelik şu an çok önemli bir proje daha yapıyoruz. Kurulumu devam eden Bilim, Doğa, Eğitim Park Müzesi projemizin içinde çok büyük bir engelsiz yaşam merkezi oluşturuyoruz. Burası sadece engellilere hizmet eden bir yaşam merkezi değil. Aynı zamanda engelliler için mini bir hastane, mini bir okul, mini bir spor merkezi olacak. Biz iddialıyız ki Türkiye'nin engellilere dönük en donatılı, en fonksiyonel, en büyük projelerinden birisi olacak." Kazandığı parayla annesini umreye götürmek istiyor Kafede garson olarak çalışan down sendromlu Fatma Kisha ise çalıştığından dolayı çok mutlu olduğunu dile getirerek "Ben daha önce umreye gittim. Burada kazandığım paramı biriktirip annemi de umreye götürmek istiyorum." ifadesini kullandı. Down sendromlu Muhammet Haktan Özkılıç da çalışmayı sevdiğini anlatarak "Eğlencelere de katılıyorum. Evde de anneme yardım ediyorum. Çok mutlu oluyorum çalışınca." diye konuştu. Müşterilerden Ecenur Bozkurt ise kafeye merak edip geldiğini ve çok memnun kaldığını söyleyerek, "Çok güler yüzlüler. İşlerini çok güzel yapıyorlar. Onların güler yüzleri ile bizleri karşılamaları çok mutlu edici." değerlendirmesinde bulundu.
- Sudan korkan engelli genç kız, yüzmede 48 madalya kazandı
Gaziantep’te okullarda yürütülen “Yetenek Kaşifi Projesi” kapsamında keşfedilen doğuştan bedensel engelli genç kız, su korkusunu yenerek başladığı yüzmede aralarında Türkiye şampiyonluklarının da bulunduğu 48 madalya kazandı. Lütfiye ve Ercan Çoban çiftinin dört kız çocuğunun en küçüğü olan 16 yaşındaki Fatma Çoban, ailesinin desteğiyle eğitim hayatından kopmadı. Fatma’nın yaşamındaki dönüm noktası, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen proje kapsamında antrenörlerin Şehit Tamer Cinpolat Ortaokulu’na gelmesiyle yaşandı. Suya girmekten büyük korku duyan Fatma, yapılan yetenek taraması sonrası antrenörlerin yönlendirmesiyle yüzme sporuna başladı. Kısa sürede önemli bir gelişim gösteren genç sporcu, katıldığı ilk şampiyonada 3 altın madalya kazanarak dikkatleri üzerine çekti. Bugüne kadar çok sayıda ulusal müsabakada yarışan Fatma Çoban, 100 metre serbest branşında Giresun ve Sivas’ta düzenlenen organizasyonlarda iki kez Türkiye şampiyonu oldu. Toplamda 48 madalya kazanan genç sporcu, hedefini milli takıma girerek olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil etmek olarak belirledi. Fatma Çoban, ailede tek engelli birey olduğunu ve ortaokuldayken yapılan yetenek taramasıyla yüzmeye yönlendirildiğini anlattı. Yüzme antrenörü Elanur Atalay'ın kendisine çok destek olduğunu dile getiren Çoban, şöyle konuştu: "Yüzmeden çok korkuyordum, suya hiç girmemiştim. Hocam bana o kadar cesaret verdi ki 2 ayda yüzmeyi öğrendim. Sonra ilk resmi yarışma için Konya'ya gittik. Çok korkuyordum ama hocam ve ailemin destekleriyle 3 altın madalya kazandım. Bu madalyalar sayesinde diğer şehirlerdeki müsabakalara katılmaya hak kazandım. En son 2 yıl önce Giresun'da ve Sivas'ta düzenlenen 100 metre serbest stilde 2 defa Türkiye şampiyonu oldum. Her girdiğim yarışta emeğimin karşılığını almak için çok savaştım ve hala savaşmaya devam ediyorum." "Artık insanlar acıyarak bakmak yerine 'bu kız başarmış' diyorlar Yüzmenin öz güvenini artırdığını anlatan Çoban, "Artık insanlar acıyarak bakmak yerine 'Bu kız başarmış.' diyorlar. Bu his çok güzel bir şey. Ben kendi ayaklarım üzerinde durabiliyorum. Hedefim milli takıma girip olimpiyatlarda ülkemi temsil etmek. Ay yıldızlı bayrağımızı dalgalandırıp İstiklal Marşı'mızı okutmak istiyorum. Ailemin, antrenörümün, Büyükşehir Belediyesi Fatma Şahin’in bana verdiği desteklerle bu hedef için elimden gelen her şeyi yapacağım." diye konuştu. Engellilere tavsiyelerde bulunan Çoban, "Kimsenin ne dediğini, ne düşündüğünü umursamayın en büyük engel fiziki engel değil kalplerdeki engellerdir. Ben bir şeyler başararak o engellerin de aşılabileceğine inanıyorum." diye konuştu. "Hepimize ilham verecek ışık gördük" Büyükşehir Belediyesi yüzme antrenörü Elanur Atalay da Fatma Çoban'la 2021'de Yetenek Kaşifi Projesi sayesinde tanıştıklarını belirterek, "Aramızda bir bağ oluştu, sürece karşılıklı güvenle başladık. Su korkusu çok yüksekti ama güzel sonuçlar almaya devam ediyoruz. Fatma'da hepimize ilham verecek bir ışık gördük. Çok azimli ve inançlı, ailenin de çok büyük katkısı var. Haftanın 6 günü okula gidip, yüzmeye gelmek kolay değil. Biz 4 senedir haftanın 6 günü antrenman yapıyoruz." ifadelerini kullandı. Sporcunun kısa sürede önemli madalyalar kazandığını kaydeden Atalay, "Başarılarının bu kadar yüksek olacağını açıkçası biz de tahmin etmiyorduk, bize umut oldu. Hiç bırakmadık, şu anda milli takımın kapısını çalıyoruz. İnşallah hedefimiz önce milli takım, sonra Avrupa'da ay yıldızlı bayrağımızı, ülkemizi, Gaziantep'i temsil etmek istiyoruz." dedi. Anne Lütfiye Çoban ise kızının her başarısında gözlerinin dolduğunu söyledi. Çoban, "Kendi ayakları üzerinde durabilmesinin mutluluğu anlatılamaz. Çok emek veriyor, bıkmadan, yorulmadan sürekli antrenmana geliyor. Okulla sporu aynı ayda yapıyor. Okulda da çok başarılı. Fatma yüzmeye başladıktan sonra kendine daha çok güvenmeye başladı, öz güveni daha da arttı." şeklinde konuştu.
- Yorgancı Şerafettin dede 72 yıldır iğnesini elinden bırakmıyor
Kastamonu'da yaşayan Şerafettin Küçükbulut, yorgancılık mesleğini ilerleyen yaşına rağmen devam ettiriyor. Kentte 1953 yılında bir yorgancının yanında çalışmaya başlayan 84 yaşındaki Küçükbulut, 1956-58 yıllarında İstanbul Kadiköy'de başka bir yorgancının yanında çalıştı. Daha sonra tekrar memleketine dönen Küçükbulut, aynı yıl kendi dükkanını açtı. "Şerafettin dede", iğne ve ipliğiyle 72 yıldır dolgusu pamuk veya yün olup bölgede hala talep gören saten yorganları titizlikle işliyor. Şerafettin Küçükbulut, AA muhabirine yaptığı açıklamada, köyde doğduğunu, çalışmak için kente geldiğini, Kastamonu ve İstanbul'da mesleğin inceliklerini öğrenerek üç çocuk büyüttüğünü anlattı. Yaklaşık elli yıldır aynı dükkanda çalıştığını belirten Küçükbulut, şöyle devam etti: "Yorgancı hocalarımın biri Trabzonlu, biri Çatalzeytinliydi. Kalfa olarak Trabzonlu yorgancının yanına gittim. Onun dükkanında yorgan dikmeye başladım. Bana yorgan başına para ödüyordu. Daha sonra 1956'da İstanbul'a gittim, Kadıköy'de 2 yıl çalıştım. Daha sonra bir bayramda köye geldim. 'Ben İstanbul'da dükkan açacağım' dedim. Ailem 'Bizi burada yalnız bırakma, biz sensiz ne yaparız' dediler. Ben de bu sözün üzerine 1958 yılında Kastamonu'da dükkan açtım. Şu anki dükkanıma ise 1977'de taşındım. 1977'den beri aynı dükkanda devam ediyorum." 72 yılda 22 yorgan ustası yetiştirdi Çalıştığı 72 yıllık sürede 22 yorgan ustası yetiştirdiğini ifade eden Küçükbulut, "Bunlardan ikisi oğlum. Dördünü de çocuk yetiştirme yurdundan aldım. Yetiştirdiğim ustalardan üçü rahmetli oldu. Bu mesleği halihazırda devam ettirmeye çalışıyorum." diye konuştu. Yetiştirdiği ustaların kendisini çok sevdiğini, iyilik yapanın iyilik bulduğunu dile getiren Küçükbulut, müşterilerinin de yaptığı yorganlardan memnun kaldığına işaret ederek şunları kaydetti: "Benim diktiğim yorganlar garantilidir. Benim işim memnun etmektir, diktiğim yorganlara garanti vermektir. Benim diktiğim yorganlar sökülmez, uzun ömürlüdür. Bozulmaz ve ezilmez. Müşterilerim beni sever, ben müşterilerimi severim. Kastamonu, İstanbul ve Ankara'dan müşterilerim var. Bu mesleğe devam ediyorum. Mesleğimi seviyorum, mesleğimi bırakmak istemiyorum." Evlenecek kişilere indirim yaptığını belirten Küçükbulut, eskiden yorganı alana gelinlik hediye ettiğini, yorgan alanlardan bebeği olduğunu öğrendiklerine de yaptığı küçük yorganları hediye ettiğini söyledi. Sağlığının yerinde olduğunu, sağlığı elverdiği sürece de mesleğini sürdüreceğini vurgulayan Küçükbulut, işini severek ve sabırla yapanların, hiçbir zaman sıkıntı çekmeyeceklerini sözlerine ekledi.











