top of page

Bu sitede ara

Boş arama ile 1150 sonuç bulundu

  • Kurucu başkanı olduğu dernekte kendisi gibi engellilerin yardımına koşuyor

    Gaziantep'te yaşayan bedensel engelli Hasan Hüseyin Bademoğlu, kurucu başkanı olduğu dernekte 8 yıldır kendisiyle aynı kaderi paylaşanların yardımına koşuyor. Dünya Engelsiz Kahramanlar Derneğinin başkanlığını yapan Bademoğlu, 24 yıl önce nesneleri tutamama, sık sık yorulma gibi şikayetlerle başvurduğu hastanede halk arasında kas erimesi olarak bilinen Limb Girdle Musküler Distrofi (LGMD) hastası olduğunu öğrendi. Hastalığı giderek ilerleyen ve bazı tedaviler gören Bademoğlu, ilk dönemlerinde sosyal hayattan uzaklaştı ve hareket etmekte zorlandığı için iki yıl boyunca yatağa bağımlı yaşadı. Bir komşusunun belediyeye başvurusu sonucu kendisine temin edilen akülü sandalyeyle yeniden sokağa çıkmaya başlayan Bademoğlu, hayata daha sıkı sarıldı. Kendisiyle aynı kaderi paylaşanlara yardımcı olmak isteyen Bademoğlu, engelli arkadaşlarıyla Dünya Engelsiz Kahramanlar Derneğini kurdu. "Bizi en iyi bizden olan anlar" Bademoğlu, akülü sandalye sayesinde hayata yeniden tutunduğunu söyledi. Hayata asla engelli olarak bakmadıklarını belirten Bademoğlu, "2017 yılında 20 arkadaşımla derneği kurduk. Dernek olarak arkadaşlarımızla bazen sosyal sorumluluk projeleri, araç dağıtımları yapıyoruz, engelli kardeşlerimizin sorunlarının çözülmesi için çalışıyoruz." dedi. Bademoğlu, engelli derneklerinin başkanının da engelli bireylerden olması gerektiğini savunarak, şunları kaydetti: "Başkan engelliden olsun istedik çünkü bizi en iyi bizden olan anlar. Herkes başımızın tacı, herkesi çok seviyoruz ama evin içinde ne yaşadığımızı sadece biz biliyoruz. 'Tüzüğümüze göre engelsiz kişiler derneğimize üye olabilir ama başkan engelli olmak zorunda.' dedik. Derneğimizde sosyal sorumluluk projeleri yapıyor, kendi sorunlarımıza bakıyor ve engelli kardeşlerimize yardımcı olacak çalışmalar yapıyoruz." Hasan Hüseyin Bademoğlu, 8 yıldır faaliyetlerini sürdürdüklerini, yaklaşık 200 üyeleri olduğunu ifade ederek, vakitlerinin büyük bölümünü boccia sporuyla geçirdiklerini anlattı. Günlük hayatta yaşadıkları zorluklarla ilgili vatandaşlara çağrıda bulunan Bademoğlu, "Bazen bir yere gidiyoruz, bize ön yargıyla bakıyorlar. O algıyı biraz değiştirmek lazım, bu bizi zorluyor. Mesela alışverişe gidiyorum, kapıda engelli girişi olmuyor. Engelli rampasına araç park edildiğinde veya rampa olmadığında da çok zorluk yaşıyoruz." şeklinde konuştu.

  • Özge Çalpan: Ağrı’dan Türkiye’ye İlham Veren Genç Girişimci Öğretmen

    Henüz 1998 doğumlu… Ama yaşından büyük hayalleri, adımlarından büyük cesareti var. Henüz 1998 doğumlu olan Özge Çalpan, genç yaşına rağmen hem eğitim dünyasında hem de girişimcilik alanında örnek gösterilen isimlerden biri haline geldi. Ağrı’da görev yapan bir öğretmen olan Çalpan, mesleğini sadece sınıf duvarları arasında bırakmıyor; aksine onu hayatın her alanına taşıyor. Küçük yaşlarda başladığı üretim yolculuğu, onu bugünlere taşıyan temel taşlardan biri oldu. Daha üniversite öğrencisiyken terzilik ve nakkaşlık yaparak hem eğitim hayatını sürdürdü hem de kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi. O yıllarda öğrendiği sabır, emek ve özgünlük bugün hem iş hayatında hem de sosyal medyada yansıttığı değerlerin temelini oluşturuyor. Şu anda Ağrı’da öğretmenlik yapan Özge Çalpan, aynı zamanda dijital dünyada da aktif bir içerik üreticisi. Instagram’da 17 bini aşkın takipçiye sahip olan sayfasında; bilgi, ilham ve dönüşüm temalı içerikler üreterek özellikle kadınlara ve gençlere ulaşmayı hedefliyor. Paylaşımlarında sık sık “Senin için, seninle” mottosunu kullanan Çalpan, takipçileriyle kurduğu içten bağ sayesinde büyük bir etki yaratıyor. Ancak onun başarı hikayesi sadece içerik üretmekle sınırlı değil. Çok uzun yıllardır girişimciliğin ve öğretmenliğin içinde aktif olarak yer alan Özge Çalpan, el emeğine ve üretkenliğe dayanan deneyimlerini dijital dünyaya taşıyarak, atölyeler düzenlemeye, birebir danışmanlıklar sunmaya ve kişisel gelişim alanında eğitimler vermeye başladı. Bugün, kendi girişimini yöneten ve aynı zamanda girişimciliğin eğitimini veren genç bir lider konumunda. Topluma katkı sağlama noktasında da öncü adımlar atan Özge Çalpan, bu süreçte 1.5 yıl boyunca kuruculuğunu ve yöneticiliğini üstlendiği Âfif Bilâh İnsani Yardım Derneği ile ihtiyaç sahibi insanlara ulaşmak, dayanışmayı büyütmek ve iyiliği çoğaltmak adına gönüllü çalışmalar yürüttü. Bu yönüyle yalnızca eğitimi değil, sosyal sorumluluğu da merkezine alan bir yolculuk sürdürüyor. Özellikle doğuda görev yapan genç bir kadın öğretmen olarak, hem meslektaşlarına hem de kadın girişimcilere ilham veren Özge Çalpan; üretimden vazgeçmeyen, değişimden korkmayan ve bilgiyi paylaşarak çoğaltan bir yolun öncüsü olmayı sürdürüyor. Onun hikayesi Ağrı’dan başlıyor ama verdiği ilham Türkiye’nin dört bir yanına ulaşıyor. Çünkü Özge Çalpan, sadece öğretmenlik yapmıyor… Aynı zamanda hayalleri ve hedefleri ayağa kaldırıyor, potansiyeli eyleme dönüştürüyor. Bir fikirle değil, bir cesaretle başlatıyor her yolculuğu ve zihinleri ateşliyor. Öğretmekle kalmıyor; iz bırakıyor, yön veriyor

  • Başarı Hikayesi: Dededen Toruna Uzanan Lezzet İmparatorluğu — Cem Yaylacık ve Cihan Et

    Bir lezzet hikâyesi düşünün... Temeli 1920’lerde atılan, 1956’da Altındağ Kasabı ile ete hayat veren ve bugün İzmir’in en güvenilir markalarından biri hâline gelen bir başarı öyküsü… İşte Cem Yaylacık ve kurduğu Cihan Et tam da böyle bir hikâyenin günümüzdeki temsilcisi. Cihan Et’in temelleri aslında üç kuşak önceye, dedeleri Ekrem Yaylacık’ın İzmir Altındağ’da açtığı ilk kasaba dayanıyor. Yıllar içinde bu aile, etin sadece bir ürün değil; emek, bilgi ve dürüstlükle yoğrulmuş bir zanaat olduğuna inanarak büyüdü. 2004 yılında, bu köklü mirası geleceğe taşıma görevi Cem Yaylacık’ın omuzlarına yüklendi. Henüz genç yaşta babası Nevzat Yaylacık ile birlikte kurduğu Cihan Et, bugün et sektörünün en çok konuşulan markalarından biri hâline geldi. Başlangıçta küçük bir üretimle yola çıkan Cem Yaylacık, “çiftlikten sofraya” anlayışını sadece bir pazarlama sözü değil, bir felsefe olarak benimsedi. Hayvanların nasıl beslendiğinden, etin nasıl işlendiğine; hangi parçanın hangi yemekte kullanılacağına kadar tüm süreci kontrol altında tutan bir sistem kurdu. Bu titizlik sayesinde kısa sürede İzmir halkının güvenini ve damak zevkini kazandı. 2017 yılında Osmanlı Grup ile yapılan ortaklık, Cihan Et’e sadece et satışı değil, restoran işletmeciliği alanında da yeni bir soluk kazandırdı. Bornova açılan lokanta, Altındağ perakende satış mağazası kısa sürede aylık 20 bini aşkın müşteriyi ağırlayan bir gastronomi markasına dönüştü. Steaklerden tandıra, füme etlerden manda sütlü sütlaca kadar genişleyen menüsüyle, damakta unutulmaz bir tat bırakan bir deneyim sundular. Yalnızca et üretip sunmakla kalmayan Cem Yaylacık, Cihan Et’i bir gastronomi deneyim alanına dönüştürmeyi başardı. Restoranlarında sadece doymak için değil; kaliteli, özenli ve güvenli bir sofrada buluşmak için gelen müşteriler, işletmenin sadık müdavimlerine dönüştü. Menüler, geleneksel Türk damak tadını çağdaş sunumlarla buluşturarak, yemeği bir “anıya” çeviriyor. Cem Yaylacık’ın vizyonu ise yalnızca lezzetle sınırlı değil. O, üretimin her aşamasında şeffaflığa ve sürdürülebilirliğe inanıyor. Hayvanların sağlıklı koşullarda yetiştirildiği kendi çiftliklerinde, doğaya ve hayvana saygı esas alınıyor. Katkı maddesi kullanılmadan hazırlanan sucuk, salam ve sosis ürünleri; bugünün bilinçli tüketicisinin en çok takdir ettiği değerlerden biri hâline gelmiş durumda. Ayrıca mutfak ekibi ve kasap kadrosu, sadece çalışan değil; bu ailenin bir parçası. Cem Yaylacık, “Bizde herkes etin hikâyesini bilir. Nereden geldiğini, nasıl işlendiğini... Bu da bizim farkımız,” diyerek takım ruhunu vurguluyor. Cihan Et, özellikle pandemiden sonra artan “güvenli gıda” arayışına da örnek bir yanıt oldu. Et ürünlerinin kaynağı, işlenme biçimi ve hijyen standartları konusunda sağladığı şeffaflık, markanın halk nezdindeki güvenini daha da pekiştirdi. Bugün, şubeleri dolup taşarken, yurt dışı yatırım teklifleri de masada. Ancak Cem Yaylacık’ın hedefi hızlı büyümek değil; istikrarlı ve kaliteli bir büyüme ile gerçek bir dünya markası hâline gelmek. Cihan Et’in başarısı, bir sermaye hikâyesi değil; değer, sadakat ve emekle örülmüş bir mirasın yeniden inşası. Cem Yaylacık da bu mirası yalnızca taşıyan değil, geleceğe taşıyan kişi olmayı başardı. Ve bugün, her yeni şube, her yeni müşteri ve her memnun sofra; bu hikâyenin bir parçası… Çünkü Cihan Et’in özeti şu cümlede gizli: “Etin kültürünü bilen kazanır.”

  • Özel sektörde yöneticiliği bırakıp şakayık üreticisi oldu

    Uzun yıllar özel sektörde yöneticilik yapan Cengiz Bayazıt, 3 yıl önce yerleştiği Çanakkale'de şakayık çiçeği üretimine başladı. Yıllarca bir kargo firmasında genel müdür olarak görev yapan Bayazıt, tarıma olan sevdası nedeniyle işini bırakıp Çanakkale'nin Yenice ilçesine geldi. Araştırma sürecinin ardından şakayık çiçeği üretmeye karar veren Bayazıt, 17 dönüm arazi üzerinde 6 bin kökle üretime başladı. Yurt içi satışının yanı sıra çiçekleri Hollanda ve Belçika'ya da ihraç eden Bayazıt, yakın zamanda ekim alanını 52 dönüme çıkararak üretimi artırmayı hedefliyor. Cengiz Bayazıt, yaklaşık 3 yıl önce başladıkları şakayık çiçeği yatırımlarında ilk hasadı yaptıklarını, bitkinin ömrünün 50 yıl olduğunu söyledi. Burayı ilk deneme sahası olarak kurduklarını dile getiren Bayazıt, şöyle konuştu: "Burası 17 dönüm bir arazi. Şimdi yakın bir ilçede 35 dönüm daha eklemiş olacağız. Bununla birlikte 52 dönüme çıkacağız. İnşallah önümüzdeki seneden sonra 100 dönüme kadar ulaşmayı hedefliyoruz. Şakayık genellikle düğün çiçeği olarak bilinen bir çeşit. Alanda dört renk faaliyetimiz var. Bu çeşitler en popüler olan çeşitler, en eski çeşitler. Biz 6 bin kökle başladık. Bu sene 40-50 bin kök daha eklemeyi düşünüyoruz. İhracat tarafında ciddi bir talep var. Zaten bu sene üretilenler satıldı. Şu anda sevkiyatları yapılıyor. Kestikten sonra yaklaşık 4 aya kadar soğuk hava deposunda saklayabildiğimiz bir çeşit çiçek. Kuru olarak saklıyoruz. Ardından su çektirip vitrine doğru yola çıkıyorlar." "Emek isteyen yoğun bir iş" Bayazıt, tarım sektörünün kolay olmadığını anlatarak, "Gerçekten zor bir iş. Emek isteyen yoğun bir iş. Tabii kapalı ofislerden açık ortamlara çıkmak büyük bir hayaldi." dedi. Çalıştığı şirkette 2009'da tarım teknolojisi geliştirerek "Türkiye Teknoloji Ödülü" aldıklarını dile getiren Bayazıt, "O zaman Avrupa Birliği projeleriyle 7 ülkede 14 sahada farklı denemelerde bulunmuştum. O zamandan bu zamana tarıma olan ilgim arttı. O zamandan beri sahadayım ama bu artık kendi yatırımım." diye konuştu. "Önemli bir yatırım faaliyeti" Yenice İlçe Tarım ve Orman Müdürü Caner Çelik de Yenice'nin Kazdağları'nın eteklerinde yer aldığını söyledi. Kazdağları'nın berrak sularıyla "kırmızı mücevher" olarak adlandırılan kapya biberi ve çilek yetiştirildiğini anlatan Çelik, şunları kaydetti: "İlçemizin geçim kaynağı öncelikle hayvancılık ve bitkisel üretimdir. 3 sene önce Cengiz Bey ile bu bitkisel üretime yeni bir çeşit girdi ve ürün desenimize eklendi. Şakayık çiçeği halihazırda Kazdağları'nda endemik bir tür olarak zaten bulunmaktaydı. Mayıs ayı içinde hasadını gerçekleştirerek yurtdışına ihracatını gerçekleştirmiş oldu. Başarılı bir üretim ve güzel sonuçlar aldı. Şakayık çiçeği hem anlamıyla hem de albenisiyle, görüntüsüyle, kokusuyla kesme çiçek sektöründe çok önemli olan bir tür. Bunu da Cengiz Bey başardı. İnşallah bölgemizde de üretimi artarak devam eder ve yurt dışına ihracatına devam ederiz."

  • Lise öğrencileri eski tişörtleri çantaya, meyve atıklarını ise komposta dönüştürüyor

    AB ve Türkiye Ulusal Ajansı tarafından desteklenen, Osman Ulubaş Köşk Anadolu Lisesi'nin Çevresel Sürdürülebilirlik Akademisi (ÇESA) kapsamında öğrenciler, eski tişörtleri çantaya, meyve atıklarını komposta (organik gübre) dönüştürüyor. Erasmus+ Programı kapsamında İspanya ve Portekiz'de çevreye yönelik eğitim alan öğretmenler, deneyimlerini öğrencilere aktardı. Öğrenciler de atölye çalışmalarında eski tişörtlerden dönüştürdükleri çantayı kullanıyor, atık meyve kabuklarından elde ettikleri sıvı kompostla da okul bahçesindeki ağaçları ve okul içindeki bitkileri suluyor. Okul geneline yayılan ve yaklaşık 480 öğrencinin katıldığı proje çerçevesinde öğrenciler, aylık "Yeşil Bülten" adlı bir bülten çıkarıyor, fotoğraf sergileri ve çizgi romanlar aracılığıyla çevre bilincini aileleri ve akranlarına yayıyor. Proje koordinatörlerinden rehberlik öğretmeni Selin Sengir Uslu, AA muhabirine, projenin temel amacının öğretmenlerin sürdürülebilirlik, ekolojik denge, çevre bilinci gibi konularda bilgi ve farkındalık düzeylerini arttırmak, bu kazanımlarını da derslere ve okul içindeki etkinliklere aktarmak olduğunu söyledi. Proje kapsamında okuldan bir grup öğretmenin İspanya'da kurs eğitimi, Portekiz'de ise işbaşı gözlem eğitimi aldığını anlatan Uslu, şöyle konuştu: "Bu sayede Avrupa'daki çevre politikalarını görme, okullarda uygulanan çevre eğitimleri, okul içi etkinlikleri, yeşil okullarda yapılan projeleri ve eğitim müfredatına nasıl entegre edildiğini gözlemleme imkanına sahip olduk. Döndüğümüzde de bu kazanımları öğrencilerimize aktarma konusunda çalışmalar başlattık. Ders müfredatına entegre ettiğimiz, zenginleştirdiğimiz çalışmalarımız oldu. Öğretmenlerimiz, öğrencilere ders esnasında matematik problemini çevreyle birleştirerek anlatıyor. Öğrencilerimiz çevreyle ilgili konuları kendi akranlarına aktarıyorlar. İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığıyla çalışmalarımız oldu. Sıfır atık tesislerini gezdik." "Proje kapsamında çevreyle ilgili üst düzey bilince sahip olduk" Koordinatörlerinden İngilizce öğretmeni Zeynep Özokutan da meslektaşlarıyla yurt dışında çeşitli eğitim programlarına katıldıklarını dile getirdi. Projenin en önemli kısmının aldıkları eğitimleri öğrencilere aktarmak olduğuna dikkati çeken Özokutan, şunları kaydetti: "Öğretmenler aldıkları eğitimleri öğrencilerine ve çevrelerine ne kadar aktarabilirlerse projenin kıymeti de o denli artacaktı. Dolayısıyla döndüğümüzde öğrencilerimize sosyal ve kültürel anlamda aktarımlarımızı sağladık. Bu kapsamda orada öğrendiğimiz birtakım eğlenceli aktiviteleri, okulumuzda öğrencilerimizle de yaptık. Bunlar eğlenceli ve öğretici aktivitelerdi. Mesela konumuz çevre olduğu için tişörtten çanta yapma etkinliği öğrenmiştik. Bunu burada öğrencilerimizle yapıyoruz. Çevre konusunda çok duyarlıydılar ama bu proje kapsamında hem biz hem de onlar çevreyle ilgili üst düzey bilince sahip olduk. Öğrencilerimiz aileleriyle çevre konusunda çeşitli etkinlikler yaptılar." "Artık sokaktaki çöpleri görmeye başladım" Proje çerçevesinde okul bahçesine fidan diktiklerini, ormanda çöp topladıklarını, eski kıyafetleri dönüştürdüklerini anlatan 9. sınıf öğrencisi Duru Neris Altay ise "Ormanları gezince çöpleri gördükçe çok üzüldüm, şaşırdım. Artık sokaktaki çöpleri görmeye başladım, kardeşlerimi ve çevremi bu konuda uyarıyorum." dedi. 11. sınıf öğrencisi Anıl Yeniay da çevre konusunda bilinçlendiğini belirterek, "Projede beni en çok etkileyen atıklardan sanat eserleri yapmamızdı. Gündelik hayatımızda çöp diye gördüğümüz veya çöp kutusuna hiç önemsemeden attığımız şeylerin ne kadar değerli olduğunu ve aslında gerekli uğraşla çok güzel şeylere dönüştürülebileceğini fark ettim. Bence herkes gerekli uğraşı verip çöpleri geri dönüştürerek topluma katkı sağlayabilir." ifadelerini kullandı.

  • Dağcı baba sırt çantasında taşıdığı engelli oğluyla sarp arazilerde yürüyor

    Antalya'da engelli oğluna doğada yürüyüş yapmanın iyi geldiğini fark eden Serhat Erten, sırt çantasına uyku tulumu, çadır yerine oğlunu yerleştirip, dağlara tırmanıyor. Yaklaşık 10 yıl önce dünyaya gelen Toprak Akif Erten'in 5 aylıkken gelişiminde yavaşlama olduğunu fark eden annesi Dilek Erten, bir süre oğlunun davranışlarını takibe aldı. Gelişiminde bir düzelme olmayınca minik Toprak'ı Antalya ve Ankara'daki farklı doktorlara götüren aile, zorlu bir süreç yaşadı. Beynin, hareketi, dengeyi ve duruşu kontrol eden kısımlarında hasar veya anormal gelişim sonucu ortaya çıkan bir hareket bozukluğu olarak nitelendirilen serebral palsi teşhisi konulan Toprak'a bir yandan ilaç bir yandan da eğitim tedavileri uygulanmaya başlandı. Hem özel hem devlete ait özel eğitim merkezlerine giden Toprak'ı ailesi, öğretmenlerin tavsiyesiyle sık sık doğayla buluşturdu. Toprak'ın doğayı çok sevmesi üzerine, eşiyle sık sık dağa çıkan Serhat Erten, dağa tırmanış macerasına oğlunu da ekledi. Sırtında uyku tulumunu, çadırını taşıdığı çantasını indirip, özel aparatla oğlunu taşıyan Erten, oğluyla dağlara tırmanıyor, doğa yürüyüşleri yapıyor. Sırtından uyku tulumunu indirip, ciğerparesini yükledi Oğlunu bir yük değil, güç kaynağı olarak gören baba Erten, AA muhabirine, fırsat buldukça eşi ve oğluyla doğa yürüyüşüne çıktıklarını söyledi. Doğa gezintilerinin oğluna çok iyi geldiğini, yürüyüş sonrası yapılan derslerin çok faydasını gördüklerini dile getiren Erten, bu aktivitenin çocuklarının özellikle zihin yapısının gelişimine önemli katkı sağladığını belirtti. Toprak'ın yürümekte zorluk çektiğini, sağlıklı yürüyebilmesi için ameliyat olması gerektiğini anlatan Erten, bu ameliyatı da zihin yapısı eğitimlerinin çok iyi gitmesi dolayısıyla 1-2 sene ertelediklerini kaydetti. Ameliyat olursa eğitimlere 6 ay ara verileceğini ve Toprak'ın evden çıkamayacağını aktaran Erten, bu durumun zihinsel eğitimi olumsuz yönde etkileyebileceğini ifade etti. Doğa yürüyüşlerinde oğlunu sırtında taşıdığını dile getiren Erten, şunları söyledi: "Toprak için özel bir çanta var, ona yerleştiriyorum ve sırtıma alıyorum. Toprak 10 yaşında, 33 kilogram civarında. Bazı yerlerde zorlanıyorum ama alıştım. Dağcı olduğum için sürekli sırtımda çanta taşıyordum, şimdi ise evladımı taşıyorum. Evlat olunca çok da zorlamıyor. Evlat olunca yük olmuyor. Ben oldum olası da ağır yükler taşıdım. Hep yanıma fazla eşyalar aldım ama evlat olunca bu gerçekten yük olmaktan çıkıyor. Onu sırtımda gezerken mutlu olduğunu görmek beni de mutlu ediyor. Dağcılıkta çantalarımızda uyku tulumu gibi çeşitli eşyalar taşıyoruz. Ben uyku tulumunu çıkardım, sevgi dolu bir çocuğumu sırtıma aldım. O açıdan mutluyuz ikimiz de." "Engelli çocuklarınızı doğaya çıkarın" Erten, evde aparatı eline aldığını görünce oğlunun heyecanlandığını, hoplamaya, zıplamaya başladığını kaydetti. Toprak büyüdükçe mevcut aparatın yetersiz gelmeye başladığını, daha büyük bir aparat aradığını belirten Erten, "Kendim yapabilirsem yapacağım, yapamazsam yurt dışında gördüğüm 2 aparat var, oradan sipariş edeceğim." dedi. Erten, yürüyüşlere imkanı olduğu sürece devam edeceğini ifade etti. Engelli çocuğu bulunan diğer ailelere de doğa yürüyüşlerini öneren Erten, "Farklı insanlarla, farklı ortamlarda bulunmanın çocuklara pozitif yönde etkisi oluyor. Biz bunu Toprak'ta yaşadık." diye konuştu.

  • Simay Ohara: İzmir’den Dünyaya Uzanan Şifa ve Bilinç Yolculuğu

    Simay Ohara, yurt dışında aldığı eğitimlerle bireylerin içsel dünyalarına dokunurken, yazarlık ve enerji terapistliğiyle yaşamı daha bilinçli ve pozitif deneyimlemeleri için rehberlik ediyor. İzmir’de başlayan bir içsel keşif yolculuğu, bugün dünya çapında binlerce insanın ruhuna dokunan güçlü bir dönüşüm hikayesine dönüştü. Simay Ohara, yurt dışında aldığı ileri düzey terapi ve bilinç eğitimleriyle, sadece bireylerin ruhsal dengesine değil, aynı zamanda yaşamlarına yön veren içsel bilgeliklerine de ışık tutuyor. Enerji terapisti ve yazar kimliğiyle tanınan Ohara, sunduğu seanslar ve bilinç sohbetleri aracılığıyla, bireylerin içsel potansiyellerini fark etmelerini ve hayatlarını daha bilinçli bir düzlemde yaşamalarını sağlıyor. Onun danışanları arasında yalnızca Türkiye'den değil, dünyanın dört bir yanından insanlar yer alıyor. Bu da onu, alanında uluslararası düzeyde tanınan ve takip edilen nadir isimlerden biri yapıyor. Simay Ohara’nın en büyük başarısı, bilgeliği yalnızca teoride bırakmayıp onu gündelik yaşama taşıyabilmesi. Sahip olduğu bilgi birikimi ve empati gücüyle, modern dünyanın kaotik yapısı içinde yönünü kaybedenlere bir pusula gibi yol gösteriyor. Simay’ın dokunuşu, sadece terapi odasında değil; zihinlerde, kalplerde ve yaşamların tamamında hissediliyor. Bugün geldiği noktada Simay Ohara, sadece bir terapist ya da yazar değil; bilinçli yaşamın, ruhsal uyanışın ve şifanın simgesi hâline gelmiş bir rehber.

  • Bir Makas, Bir Hayal, Bir Usta: Terzi Gültekin’in Dikiş Dikiş Yazdığı Yolculuk”

    Hayaller bazen bir kumaş parçasının kenarından başlar. Gültekin Arslan’ın başarı hikayesi de işte tam olarak böyle bir yerden yükseldi. Bugün İstanbul’un en seçkin bölgelerinde hizmet veren, onlarca ünlü ismin kıyafetlerine dokunan usta bir terzi, ama aslında bu bir emek, tutku ve istikrar hikâyesi… Gültekin Arslan, terziliğe henüz genç bir delikanlıyken, Beyoğlu’nda bir Cenyo ustanın (Ermeni kökenli usta) yanında başladı. Sadece dikiş tekniklerini değil, ustalığın ruhunu da o atölyede öğrendi. Beyoğlu terziliğinin vizyonunu bugüne taşıyan isimlerden biri oldu. İlk iğnesini eline aldığında ne bir dükkanı vardı ne de sosyal medya hesapları. Ama en önemlisi vardı: detaylara gösterdiği özen ve öğrenme tutkusu. Usta-çırak ilişkilerinden öğrendiği disiplini hiç kaybetmeden, işini büyüttü. Her dikişinde bir karakter, her kesimde zarafet vardı. “Terzi Gültekin” ismi, kulaktan kulağa yayıldı. Bir Marka Yaratmak Hazır giyim piyasasının büyüdüğü, hızın ve ucuzluğun ön plana çıktığı bir dönemde Gültekin Arslan, tam tersine yavaşlamayı, özen göstermeyi ve kişiye özel üretimi seçti. Bugün “Terzi Gültekin” sadece bir terzi atölyesi değil, bir ustalık ve güven markası. Ceket, pantolon, gömlek ve elbise tadilatlarından Abiye, kürk ve deri onarımlarına kadar geniş bir hizmet yelpazesi sunuyor. Özellikle Etiler, Akmerkez ve İstinyepark çevresindeki seçici müşteri kitlesine hitap ediyor. Gültekin Arslan’ın adı sadece müşterileri arasında değil, medya dünyasında da anılmaya başlandı. TV programlarına katılarak özel dikimin değerini ve bu alandaki yanlış algıları büyük bir samimiyetle dile getirdi. Hazır giyimin sınırlarını anlatırken kendi çizdiği kalite standartlarını milyonlara duyurma fırsatı buldu. Instagram üzerinden başlattığı reels serisiyle, atölyedeki üretim süreçlerini ve ekibiyle olan samimi ilişkilerini göstererek genç nesillere ilham verdi. “@terzi.gultekin” hesabı, artık sadece hizmet tanıtımı değil, zanaatkârlığın yeniden değer bulduğu bir pencere oldu. Bir Ustanın Ardında Ne Vardır? 25 yılı aşkın mesleki deneyim, ama aslında daha fazlası… Disiplin, sabır, sadelik, müşteriye saygı, malzemeye özen ve her gün öğrenme heyecanı. Gültekin Arslan, sadece kıyafetleri değil, hayalleri de dikiyor. Ve belki de en güzel diktiği şey: geçmişin emeğiyle geleceğin umudunu birleştiren bir ilham hikayesi.

  • Gökyüzüne Yazılan Bir İsim: Rekortmen Kaderim Boyacı

    Gaziantep’te fizik öğretmenliği yapan Kaderim Boyacı, yalnızca sınıfın içinde değil, gökyüzünde de ilham veren bir başarıya imza attı. Çocukluk hayali olan uçmayı, yıllar süren azim ve eğitimle gerçeğe dönüştüren Boyacı, bugün dünya yamaç paraşütü havada kalma süresi rekorunun sahibi ve Türkiye’de bu sporun gelişimine yön veren öncülerden biri. Uçmaya olan ilgisi, Hazerfen Çelebi'nin hikâyeleriyle başladı. Henüz çocukken kendi yaptığı kanatlarla alçak tepelerden uçuş denemeleri yapan Boyacı, yıllar sonra fizik öğretmeni olarak görev yaparken bu tutkusunu gerçeğe dönüştürmeye karar verdi. Aralıksız üç yıl süren profesyonel eğitimlerle P seviyelerini ve tandem sertifikalarını tamamladı. Yalnızca bireysel başarılarla yetinmeyen Kaderim Boyacı, Gaziantep’te Sportif Havacılık Kulübü’nü kurarak yüzlerce sporcuya eğitim verdi. Kendi çabaları ve yerel destekle Gaziantep’te ilk Yamaç Paraşütü Festivali’nin gerçekleşmesini sağladı. Bu festival sadece bir spor organizasyonu değil, aynı zamanda bölgenin havacılık potansiyelini açığa çıkaran bir dönüm noktası oldu. Bugün hem öğretmen hem eğitmen olarak yeni nesillere ilham veren Kaderim Boyacı, bilimle sporu birleştirerek örnek bir başarıya imza attı. “Uçmak sadece fizik değil, hayal gücüdür,” diyen Boyacı’nın hikayesi, hayallerin doğru adımlarla nasıl gerçeğe dönüşebileceğini gösteriyor. Hayal etti, uçtu... Rekor kırdı. Fizik öğretmeni Kaderim Boyacı, çocukken yaptığı karton kanatlarla başlayan hayalini gökyüzünde gerçeğe dönüştürdü. Yıllar süren eğitimlerle dünya yamaç paraşütü rekorunu kırdı. Yetmedi… Kendi kulübünü kurdu, yeni sporcular yetiştirdi, Gaziantep’te ilk yamaç paraşütü festivaline öncülük etti. Bir öğretmen düşün… Sadece ders anlatmıyor; hayalleri kanatlandırıyor.

  • Diyarbakır'da kadınlar bitkilerden ürettikleri sabunlarla hikayelerini de duyuracak

    Diyarbakırlı kadınlar aldıkları eğitimin ardından üretimine başladıkları organik sabunları kendi hikayelerini anlatan notlarla dünyaya pazarlayacak. GAP Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezince (UTAEM) bitki türlerinin korunması, yaygınlaştırılması ve ticari olarak katma değerinin arttırılması amacıyla kendi bünyesindeki seralarda birçok çalışma yapılıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı Eğitim ve Yayın Dairesi Başkanlığınca desteklenen, GAP UTAEM tarafından yürütülen "Kırsalda Kadınlar Sabundan Kaleler Yapıyor Projesi" kapsamında da 20 kadın, seralarda organik olarak yetiştirilen rengarenk güller ile nane, defne ve birçok bitkiden doğal sabun ve güzellik kremi üretimi için eğitim alıyor. Aynı zamanda "dijital okuryazarlık", "marka yaratma" ve "çevrim içi satış becerileri" eğitimi de verilen kadınlar, patentini aldıkları "Marleen" ismiyle üretime başladı. İnternetten dünyaya satılacak ürünlerin paketinin bir yüzünde üretici kadının hikayesini anlatan not da yer alacak. "Dijital pazarlama ağını kurduk" GAP UTAEM'de görevli veteriner hekim ve proje koordinatörü Yezdan Uzunoğlu, AA muhabirine, kadınların kırsalda tarım dışı istihdamını artırmak amacıyla "Kırsalda Kadınlar Sabundan Kaleler Yapıyor Projesi"ni 3 Mart'ta hayata geçirdiklerini söyledi. Merkezdeki tıbbi aromatik bitki laboratuvarında iki büyük sera bulunduğunu anlatan Uzunoğlu, buralarda yetişen melisa, kekik, nane ve gül gibi bitkilerden elde edilen ekstraksiyonlarla (özütleme) yüzde 100 doğal, kimyasal madde kullanılmadan el yapımı sabun üreteceklerini belirtti. Proje kapsamında 12 çeşit sabun ve güzellik kremi üreteceklerini ifade eden Uzunoğlu, "İnternet satış portalı açtık. Sosyal medya hesaplarımızı kurduk, siparişlerimizi almaya başladık. Dijital medya okur-yazarlık kurslarına kursiyerlerimizin kaydını yaptık. Dijital pazarlama ağını da kurduk. Ürettiğimiz sabunları ilk etapta Türkiye, sonrasında da uluslararası pazarlara sunma imkanımız olacak." dedi. "Marleen" isminin güçlü, savaşçı kadın anlamına geldiğini dile getiren Uzunoğlu, "Markayla her kadın aslında yaptığı sabunla kendi hikayesini yazacak. Zeytin yağlı, lavantalı, kekikli, naneli, alın teriyle yaptığı her sabunla yaşattığı, yarattığı hikayeyi yazmış olacak. Böylece onları tarım dışı istihdam ederek onlara projeyle yan gelir de sağlamış olacağız." diye konuştu. "Her sabunun arkasında bir hikaye okuyacaklar" Projede yer alan kadınlardan Yasemin Kaplan Bilmez de üretim yapmanın yanı sıra dijitalde var olmanın da önemli olduğuna işaret ederek, hazırladıkları dijital projeyle katıldıkları uluslararası bir yarışmada da üçüncülük kazandıklarını söyledi. Dijital pazarlamanın önemine değinen Bilmez, sözlerini şöyle sürdürdü: "İnşallah dünyada tanınan bir marka haline geleceğiz. Başaracağımıza inanıyoruz. Kadınlar bizim ürünlerimizi doğal olduğu için tercih edecek. Her sabunun arkasında bir kadın hikayesi var. Sipariş veren alıcılarımız her sabunun arkasında bir hikaye okuyacak. O sabunu üreten kadınla ilgili küçük bilgilendirme hikayeleri olacak." Şimel Beyk ise bazı kişilerin kimyasal madde alerjisi bulunduğunu dile getirerek, "Şampuan, sabun ve kremlerde kimyasal maddeler kullanılabiliyor. Biz organik bitkilerle kimyasal kullanmadan ürün üretiyoruz." ifadelerini kullandı. Mine Kalkan da bedensel engelli olduğunu belirterek, bunun kendisi için güzel bir etkinlik olduğunu söyledi. Sabun üretimini evde sürdürdüğünü anlatan Kalkan, yakın zamanda satışa da başlayacağını kaydetti.

  • Dedesinden kalan dolma kalemle başladığı koleksiyonculukta 56 yılı devirdi

    İnşaat mühendisi Ergün Külünk, gemici dedesinin 1948'de ABD'den getirdiği dolma kalemle başladığı koleksiyonculukta 56 yılda kalem, tespih, ebru, hat, resim, mimari parça, Kur’an ve Kabe örtüsüyle ofisini adeta müzeye çevirdi. Aslen Rizeli olan ve 1951'de dünyaya gelen Külünk'ün çocukluğu, asker babasının görevi dolayısıyla Anadolu'nun farklı şehirlerinde geçti. Ailesi 1969'da onun üniversite eğitimi için İstanbul'a taşındığında babası emekliye ayrıldı. Gemici dedesinin 1948'de ABD'ye yaptığı seferden dönüşte getirdiği "Parker 21" modeli dolma kalemin babası tarafından lisedeki derslerinde başarılı olması dolayısıyla kendisine hediye edilmesiyle bu hobiye merak sardı. Külünk, "Herkes etrafına çok farklı şeyler alırken 1948 senesinde Amerika seferinden dönen dedem, babama 'Parker 21' modeli bir dolma kalem alıyor. Her şeyin başlangıcı bu diyebiliriz. Babam, Diyarbakır'da 1969'da liseyi hiç ikmale kalmadan bitirdiğim için bu kalemi bana hediye etti." dedi. Kalemi 56 yıldır özenle saklayan Külünk, senede 1-2 kez çıkarıp kullanarak onların hatırasını yad ettiğini söyledi. Külünk, biriktirme ve saklama kültürünü ise ailede birçok şeyi geri dönüştüren annesinden aldığını kaydetti. Lisede fasikül halinde yayınlanan "Meydan Larousse" ansiklopedisini almak için her hafta gazete bayilerinde sıra beklediğini dile getiren Külünk, ciltlediği ansiklopedileri hala kütüphanesinde sakladığını anlattı. Külünk, üniversiteden sonra Yıldız Teknik Üniversitesine bağlanan Işık Mühendislik Yüksekokulu'nda okuduğunu, kalem ve tespih merakının da bu dönemde derinleştiğini söyledi. Beyazıt Meydanı'nda kurulan bitpazarının da müdavimlerinden olduğuna dikkati çeken Külünk, kitap ve dergi koleksiyonunu buradan aldıklarıyla genişlettiğini, Sahaflar Çarşısı'nın girişindeki pazar yerinden ise kalem ve tespih aldığını ifade etti. Ergün Külünk, kuka, has kehribar, mercan, firuze, fil dişi, kemik, çeşitli değerli taşlardan yapılmış binlerce tespihe sahip olduğunu, gayet zengin kurşun ve dolma kalem koleksiyonunu da muhafaza ettiğini anlattı. Dünyayı gezerken bile bitpazarı rotasında Bir müddet sonra tespih ve kalemin yanına farklı objeler de eklemeye başladığını vurgulayan Külünk, "Mutlaka gittiğim ülkenin, şehrin bitpazarını programa almaya gayret ediyorum. Bir şeyler mutlaka buluyorum. Hamburg'a aile bireyleri seyahatimizde yıl başı olmasına rağmen küçücük bitpazarı buldu arkadaşlar. Üç kalem aldım. Böylece benim adıma seyahat amacına ulaşmış oldu." diye konuştu. Bir şeyler biriktirmenin ve koleksiyonculuğun ciddi bütçe de gerektirdiğinin altını çizen Külünk, şöyle devam etti: "Edindiğim objelerimin büyük kısmını kendime örnek aldığım, 'sanki yedim' şiarıyla yapmaya gayret ettim. Gençlik dönemimde inşaat mühendisi olduğum için iyi maaşım vardı. Ben kışın çok yazlık pantolon giydim. En az iki kere pençelenmiş ayakkabı giydim. Alamadığımdan mı? Hayır, tabii ki alabilirdim. Ama kalem mi, pantolon mu? Kalem ağır bastı. Tespih mi, ayakkabı mı? Tabii ki tespih. Evet, bir bütçe gerek ama bütçeyi nasıl oluşturduğunuz da çok önemli. İşte benim tercih ettiğim yol 'sanki yedim.'" Külünk, koleksiyon tutkusu sayesinde tanıştığı farklı kesimlerden insanlarla aldıkları objeler üzerine sohbet ettiklerini anlattı. Biriktiricilerin edindikleri objeleri teşhir etmekten büyük keyif aldığından bahseden Külünk, "Bu manada çok güzel dostluklarım oldu. 1970'lerde tanıştığım insanlarla 50 küsur senedir görüşüyorum." dedi. Koleksiyonda tarihi ve kültürel hafızaya dair objeler bulunuyor İnşaat mühendisi olan Külünk, mesleğine dair de birçok obje biriktirdiğini, koleksiyonunda, Kabe, Selimiye, Süleymaniye, Fatih, Ayasofya, Sultanahmet ile Yıldız camilerine ait tarihi çiviler, Selimiye Camisi'ne ait ahşap minaresinin merdiven parçası, İstanbul'un fethi öncesi Demirköy'de şahi topunun döküldüğü fırına ait tuğla gibi çeşitli inşaat malzemeleri yer aldığını söyledi. Türkiye'deki camilerin restorasyonu sırasında artık özelliğini kaybettiği için hurdaya, çöpe ayrılan bir miktar çivi de edindiğini aktaran Külünk, Selimiye Camisi'nin minare merdiveninin çürümüş parçasını edindiğini dile getirdi. Külünk, Fatih Sultan Mehmet Han'ın İstanbul'un fethi için hazırlıklar yapılırken Demirköy'de kurduğu dökümhanesinin fırınına ait tuğladan bir parçaya sahip olduğuna dikkati çekerek, "Fotoğraf sanatçısı bir arkadaşım alandan uzaklaştırılmış parçayı görünce, 'Bu, Ergin Abi'nin işine yarar.' diyerek alıp getirdi." ifadelerini kullandı. Koleksiyonunda hayranlık duyduğu Sultan 2. Abdülhamid'e ait resim, çizim ve kişisel eşyaların da bulunduğunu anlatan Külünk, Sultan 2. Abdülhamid'in üzerinde inisiyal bulunan şahsi mektup zarfı gibi özel eşyaların, Çamlıca Camisi kütüphanesine bağışladığı binlerce kitabın da yer aldığını söyledi. Bir bölümünü bağışladığı oldukça geniş kitap koleksiyonu bulunan Külünk, kütüphanesindeki son 50 yılda basılmış tarih dergilerinin ve hatıratların kendisi için özel yer tuttuğunu kaydetti. Torunlarına biriktirme ve yazma alışkanlığı kazandırmayı amaçladığını vurgulayan Külünk, "Şimdi torunlarıma bu merakı kendilerinin arzularıyla kazandırmaya çalışıyorum. 10 yaşındaki büyük torunumla mektuplaşmaya başladık. Ben dolma kalemle mektup yazıyorum, postaya verip gönderiyorum. İstanbul'da yaşıyor ve evlerimizin arası 2 kilometre. O da bana kendi el yazısıyla mektup yazıyor. 'Bu mektuplarımız belli hacme ulaşınca bunları kitaplaştıracağız.' diyerek onu teşvik ediyorum." ifadelerine yer verdi. Devlet büyüklerinin kalemleri koleksiyonunda Külünk'ün vitrinindeki özel kalemler arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın hediye ettiği dolma kalemlerin yanı sıra satın aldığı Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz ile Ahmet Necdet Sezer gibi devlet adamlarına ait kalemler de bulunuyor. Manevi değeri yüksek parçalardan Surre Alayları ile Hicaz'a gönderilen hediyelerin konduğu kese, Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Saadet'in temizliği sonrası tozlarının toplandığı vazo ve Kabe örtüsü de bunlar arasında yer alıyor.

  • Bir Tabağın İçine Sığan Miras: Müzeyyen Bağcı’nın Ulubey’den Türkiye’ye Uzanan Lezzet Yolculuğu

    Bir çocuğun hafızasında kalan tat bazen bir hayatın rotasını çizer. Müzeyyen Bağcı için bu tat, babaannesinin yaptığı “döndürme böreği”ydi. Yıllar sonra o tat, sadece sofralarda değil, bir işletmenin temelinde yeniden hayat buldu. Bazen bir lezzet, çocukluk anılarına gizlenmiş bir hazine gibi, tüm hayatınızın yönünü değiştirebilir. Müzeyyen Bağcı için bu hazine, babaannesinin ellerinden çıkan, fırından yeni çıkmış döndürme böreğinin o eşsiz kokusu ve tadıydı. Yıllar geçse de, o lezzet Müzeyyen Hanım'ın zihninde hep canlı kaldı, ta ki bir gün onu sadece bir anı olmaktan çıkarıp, tüm Türkiye'ye yayılacak bir lezzet yolculuğunun başlangıcı yapana dek Bu yolculuk, annesi Naile Hanım'ın bilgeliği ve desteğiyle, Uşak'ın Ulubey ilçesinden feyz alarak başladı. Ulubey'in toprağından, tarihinden ve en önemlisi de kadınlarından ilham alan anne-kız, unutulmaya yüz tutmuş yöresel tarifleri yeniden canlandırma hayaliyle yola çıktılar. Bu hayal, bugün İzmir Bayraklı'da kapılarını aralayan ve kısa sürede damaklarda iz bırakan “Ulubey 1957”  adını taşıyan sıcak bir işletmeye dönüştü. Bir Tabakta Kadın Emeği ve Mirası Müzeyyen Hanım, Ulubey 1957'yi sadece bir restoran olarak görmüyor; burası onun için bir mutfak atölyesi, bir kültürel mirasın bekçisi ve en önemlisi de kadın dayanışmasının filizlendiği bir yuva. Burada sunulan her lezzet, bir hikaye taşıyor. "Ebem Köftesi"nin ardında nesillerin birikimi, **"Kabaklı Döndürme"**nin her katmanında Ulubey'in bereketli toprakları, "Zini Hamursuzu"nun her lokmasında ise yörenin sıcak misafirperverliği saklı. Bu tarifler, endüstriyel mutfakların soğukluğundan uzak, tamamen doğal malzemelerle, anne eli değmişçesine özenle hazırlanıyor. Ancak Ulubey 1957'nin en özel yanı, mutfağından servis elemanına kadar tüm kadrosunun kadınlardan oluşması. Müzeyyen Hanım'ın bu kararı, sadece istihdam yaratma arzusundan öte, üreten, birbirini destekleyen ve dayanışmayla büyüyen kadınların gücüne olan inancını yansıtıyor. Burada her kadın, sadece bir çalışan değil, aynı zamanda bu lezzet mirasının bir parçası, bir kültürel elçi. Ulubey'den İzmir'e Uzanan Bir Umut Hikayesi Müzeyyen Bağcı'nın girişimi, sadece damakları şenlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda Anadolu'nun derinliklerinden gelen bir samimiyet ve sıcaklığı İzmir'e taşıyor. Bu başarı hikayesi, bize bir kez daha gösteriyor ki; bir kadın azmettiğinde, çocukluğundan kalan bir tabak köftenin bile ardına sakladığı koca bir kültürü yaşatabilir. Ve bunu yaparken, ne samimiyetinden ne de köklerinden ödün verir. Müzeyyen Hanım'ın Ulubey 1957 ile yazdığı bu lezzet destanı, geleceğe umutla bakan, kendi ayakları üzerinde duran ve geleneklerini modern dünyayla buluşturan tüm kadınlara ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Arama Yap

bottom of page